Best Seller Best Seller
“Best Seller” kadındır, kitap değildir. (Hele bu kitap, hiç değildir.) …Ve düşündüm… İlkbaharım düşünmekle geçti… Millet elini tuttuğunu kıra, çayıra, House Cafe’ye Midpoint’e götürdü,... Best Seller
“Best Seller” kadındır,
kitap değildir.
(Hele bu kitap, hiç değildir.)
…Ve düşündüm… İlkbaharım düşünmekle geçti… Millet elini tuttuğunu kıra, çayıra, House Cafe’ye Midpoint’e götürdü, ben evde oturup düşündüm: Aşk acısını nasıl avantaja çevirebilirdim?
Ah o ağdalı, o ağlak şarkılar… Neden aşk acısını hep müzisyenler nakde çeviriyordu? Bir bunalımlar, bir tripler; sakal uzatmalar, sesi çatallaştırmalar falan… Sonra “en iyi şarkılarımı aşk acısı çekerken yazdım.” Zibidi demiyor da “kadın tokadı attı çil çil paralar uçuştu gözümün önünde” diye…
Ya da o neşeli, aşk acısını unutturmaya oynayan şarkılar. Durduk yerde oynatan şarkılar… Ünlü halk ozanımız Atiye’nin de dediği gibi: “Gideni yolla, istersen dönsün sana, salla…”
Biz yazarların neyi eksikti? Yazarlar niye bu acıyı, nakde çeviremesindi? Tamam tokattan gelen hırsla yazan az değildi; kadınlarını yazan, söz konusu alanda hayat tecrübelerini yazan yazar sayısı, hiç de az değildi… (Mesela Ahmet Altan, hiç az değildi… Biz çekilelim, o bu alana tek başına yeterdi.) Ama birilerinin daha cesur, daha güncel, daha açık ve net yazması gerekirdi…. Daha “süssüz” yazması gerekirdi. Gerekirse sonra yazıya “intihar süsü” verilebilirdi. (O da bu işin ticaretini düşünenlerin meselesiydi.)
Bak Serdar Ortaç mesela… Ne güzel uyanmıştı bu işe. Yazdıkça yazıyor, sömürüyordu aşklarını. Çektiği aşk acılarını ya da verdiği acıları ne güzel nakde çeviriyordu Etilerin müzik Samuray’ı . (Zaten ilişkilerin çoğu da Serdar Ortaç şarkısı gibi değil midir? Aynı ritim, standart keyif, eller havaya durumu… Ama içi boş… Zamana yenik düşen… Kalıcı olmayan.) Sonra yeni bir şarkı yapar Serdar, yine pür neşe, pek eğlence… Sonra o da unutulur.
Ve ilkbaharın sonunda, kırdan çayırdan yorgun argın dönüldüğü, Midpoint’ten direkt eve gidildiği o keyifli sonda; ben evimde tek başıma, kararımı vermiştim. “Bu acıdan ben de ekmek çıkarabilirdim.”
Düşünsene Burak! Bir aşk şarkısı yazılıyor, “yaza damgasını vuruyor”. Bütün diskolar o parçayı çalıyor…Oooh ne ala! Acıyı çeken müzisyenin hesabı da, tıkır tıkır doluyor… Görürsünüz ulan! Aha bu kitap da bu mevsime damgasını vurmazsa ne olayım! Bütün kitapçılar bu kitabı çalacak! (Korsana hayır !)
Ama onların da hakkını vermek lazım kardeş… Aşkı nakde çevirenlerin en büyük yardımcıları onlar, yani “kadınlar”. Haksız mıyım? Onlar öyle ya da böyle, bize ilham veriyorlar ve yazdırıyorlar… Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Trevanian’a kadar; duygusalından duygusuzuna, iyimserinden karamsarına kadar yüzlerce yazar; özel kadın için, gizemli kadın için, arzulanan kadın için, nefret edilen kadın için, coşturan kadın için, yaralayan kadın için, Küçük Kadınlar için, büyük kadınlar için… hep kadınlar için yazmamış mı? Bunun Anna Karenina’sı var, Madam Bovary’si var, Geyşa’nın anısı var, Lolita’sı var (sapık!), Sokrates’in Karısı var, Boleyn kızı var … var Allah var! … Hepsini de erkeklere yazdıran, şu bizim kadınlar.
Kaç tane kadın yazar Dimitri Skovanof diye kitap yazdı… (Uyduruk isim, uyduruk! Hala alışamadın mı kitaba?) Söyleyin, kaç kadın “Kuaförün Kocası” diye kitap yazdı? Kaç kadın bir “Fırıncının Oğlu” yazdı? Don Juan edebiyatının bile yüzde 90’ını erkek yazarlar oluşturuyor… Bizde öyle “yazdırtan” bir dürtü yok ki. Bizde herhangi bir dürtü yok. Dürten onlar. Yazan biz. (Iyhhh, içim titredi, şeytan dürtmüş olmalı.)
Yaa bırak şimdi “bu yazı kendi içinde çelişiyor” falan. Gülmedin mi? Güldün. Tamam, bitti gitti işte.


admin

No comments so far.

Be first to leave comment below.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir